Sonunda NYC ( New York City)’i de görebildik dünya gözüyle
Şimdi nasıl anlatmalı bu şehri…. Bakın İstanbul’dan nasıl da “farklı” ya da “aynı” mı demeli, yoksa nasıl geçtiği üzerinden mi gitmeli.. bilemedim.. ee o zaman rastgele gidelim!
Bilmem kaç saat yolculuktan sonra otobüsün sol camından Manhattan’ı görmemizle onlarca fotoğraf makinasının “heeeyyy, hoooo,huuu” sesleriyle şaklamaya başlaması aynı An’a denk gelir.
Otelimiz Times Square’in göbeğinde!
Evet, neredeyse her Hollywood filminde gördüğümüz, Central Park’ın biraz arkasındaki ve Manhattan’ın göbeğindeki meşhur Times Square ve o “giant” reklam panoları otelimize 1 dakika yürüme mesafesindeydi.
Ee bunun üzerine bavulların otele fırlatılmasının ardından başladık meydanı arşınlamaya. İlk gecenin ilk durağı gece yarısından az biraz sonra Empire State oldu. Böylelikle yağmursuz-sissiz-pussuz ilk gecemizde taa yukarılardan tüm New York’u görebildik.
Bu ilk gecede kendimi biraz (ama biraz .. çok değil) “köyden indim şehire şaşırdırm birden bire” hissettim. Bunun sebebi şehrin kendisi ve akıp giden temposu muydu yoksa Times Meydanı’ndaki onlarca reklam panosundan akan görsel akışı arasında kaybolmak mıydı? Bunun cevabını bir sonraki gün alıcam….
Gecenin biraz daha ilerisine gelince biraz bar keşfedildi, biraz sokaklarda yüründü taksicilere İtalya’nız denildi vs.
Ve sabaha karşı 04.00′te New York uyuman için üstünü örterken 07.00 de kalkmak üzere iyi geceler denildi
….